Başlangıç » Nedir » Hz. Muhammed (SAV) Beşer ve Peygamber olarak Kur'ân'da nasıl tanıtılmıştır?

Hz. Muhammed (SAV) Beşer ve Peygamber olarak Kur'ân'da nasıl tanıtılmıştır?

Posted by: Sedat Aslan 16 Nisan 2011 Yorum Yaz

Hz. Muhammed (SAV) Beşer ve Peygamber olarak Kur'ân'da nasıl tanıtılmıştır? İlahiyat
“Sana vahyettiğimiz Kitab, kendinden önceki semavi kitapları doğrulayıcı olarak gelen gerçektir. Allah, kullarının her halinden haberdardır, görendir.” (Fatır,31)
“Rasûlüm! Sana söylenen, Senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir” (Fussilet, 43)
İslam'ın ve Hz. Peygamber'in ilk muhatapları Mekkeli Müşriklerdi.  İslam daha sonraları genel adıyla Ehl-i Kitab diye anılan Hıristiyan ve Yahudilerle karşılaşmıştır. İslam'ın getirdiği öğretilerle, Müşrikler arasında o günkü kültürel yapı itibariyle evrensel ahlaki normlar çerçevesinde bile pek fazla ortak paydanın olduğunu söylemek gerçekten güçtür.
Oysa zaman içinde her ne kadar tahrif, tağyir ve tebdile uğramış olsa da, Hıristiyan ve Yahudilik vahye dayalı dinler olması sebebiyle İslam ile pek çok ortak değerlere sahiptirler. Pek çok kere Kur'ân bu ortak paydaya ve asgari müştereklere dikkat çekmek, referans göstermek suretiyle onlarla konuşmuş, onları yeniden düşünmeye davet etmiştir.
İslam davetinin daha ilk yıllarında yaşanmış, Müslümanlar açısından da fevkalade saygıdeğer görülen ve Hz. Peygamber'in sitayiş ve övgülerine mazhar olan Habeşistan kralı Necaşi ile Cafer-i Tayyar arasında geçen diyalog, bu asgari müşterekin çok önemli bir tespit ve kanıtıdır. Necaşi, Müslümanlar tarafından kendisine aktarılan malumatın akabinde bastonuyla yere çizdiği hattı işaret ederek “sizinle bizim aramızdaki fark işte ancak bu kadardır” demiş ve kendisine siyasi ilticada bulunmuş olan bu insanlara büyük bir ilgi ve itibar göstermiştir.
Ehl-i Kitab'la böyle bir müştereklik varken, Müşriklerle, evrensel anlamda bir hak olan yaşama hakkı konusunda bile bir ortaklık olamamıştır. Kız çocukların diri diri gömülmesi ve katledilmesinde bile ciddi bir dirençle karşılaşıldığı bilinmektedir.
Ortak tarihi zemin/kültür birliği
İslam'ın, şirk telakkisiyle her hangi bir değer ekseninde ortak noktası bahis mevzu olmadığı için buna temas etmekten kaçınılmıştır. Zira ifade edildiği üzere kadim şirk anlayışı, içinde bulunduğu dönem itibariyle kendi statükosunu koruma refleksiyle müzmin bir muhalefet zemininde gelişmiştir.
Hakim kültür ve sınıf olan cahiliye dönemi şirk telakkisi ve Müşrikler aynı zamanda başkasına hayat hakkı vermeyen linç ve sürgün histerisi ve paranoyası içindeydi. “Başkası” olmayan bir anlayışa ve onun dayatmasına karşı ancak “başkası” olduğunu anlatıncaya dek mücadele ile mukabele edilir. İslam'ın ilk muhataplarıyla serüveni de böyle olmuştur.
İslam daha ilk günlerden itibaren Ehl-i Kitab namıyla anonim bir isim kullanmak suretiyle Hıristiyan ve Yahudilerle konuşmuştur. Değerler manzumesinin belli ve geçmiş bir geleneğe sahip olmasından dolayı onlara bu anonim isimle hitap etmiştir. Halbuki Müşriklik ve münafıklık, reaksiyonların belirlediği davranışlardan oluştuğu için, zaman içinde tartışıldıkça, değerleri belirginleştikçe, farklılıklar deşifre oldukça anonim isimlerle çağrılmaya başlanmış, ancak ortak bir kültür ve değerden söz edilememiştir.
Her ne kadar insanlığın ortak tarihî serüvenine, peygamberlerin aydınlık mücadelesi olarak atıfta bulunmak suretiyle diyalog oluşturmaya çalıştıysa da, bu kültür mirasına sahip çıkanlar yani Ehl-i Kitab dışında hiç kimseyle sistematik bir zemin oluşturulamamıştır.
İnanç özgürlüğü, İslami öğretinin temel hassasiyetlerinden biridir. Bu duyarlılıkla ilgili bütün haklar saklı olmakla birlikte, inanç ve düşüncenin ifade edilmesi de bir o kadar insan hakkıdır.
Hz. Peygamber bir yandan muhataplarına gerçekleri tebliğ ederken bir yandan hür iradeleriyle belirleyecekleri alternatiflere göre İslam'ın net tutumunu açıklıyordu. Tarih boyunca aynı öğretinin mürşitleri olan peygamberlerin müteselsil biçimde insanlığın ortak paydası olan evrensel ahlaki değerleri savuna gelmesi önemli bir asgari müşterektir. Bu tarihî zeminde kendisine bir yer bulan ve kendisini öyle tanımlayan herkes için önemli bir ortak değer ve önemli bir kültür ortak paydasıdır. Kur'ân bu konuya sık sık atıfta bulunmakta ve muhataplarına yeniden düşünme çağrısı yapmaktadır. Özellikle İbrahimî geleneğin önemli bir arınma, aklanma ve ayıklanma miladı olarak referans gösterilmesi fevkalade net ve kesindir. Namazlardaki ka'delerde/diz üstü oturuşlarda, okunan dualarda Hz. Peygamber'e, Hz. İbrahim'e ve onların âline/aile, akraba, tabi ve taraftarlarına yapılan dua, hem ortak kültür paydasının pekiştirilmesi hem de vefa duygusunun geliştirilmesidir. Yaratanın huzurunda ibadet ciddiyetinde/ formatında dürüst bir şekilde her gün beş defa/ defalarca tekrarlanan bir dua ve nakaratla geçmişe karşı saygı, sevgi ve vefa göstermenin heyecanı ve sözleşmesi yenilenmektedir.2
İslam'ın en ayrıcalıklı yanı, diğer kitaplara ve peygamberlere karşı tavrını, saygısı ve sevgisini çok kesin bir dille ifade etmiş olmasıdır. Bu yönüyle diğer din mensuplarının Müslümanlara öğretecekleri ve onlardan inanmalarını isteyecekleri herhangi bir artı değerleri de yoktur. Zira bir Müslüman tabiatı gereği Kur'ân'a ve son peygamber Hz. Muhammed (sav)'e inandıktan sonra, Tevrat'a, Zebur'a, İncil'e, Musa'ya, İsa'ya ve diğer kitaplara ve peygamberlere iman etmiş olduğu ve hürmet ettiği için Müslümandır. Aksi halde zaten İslam'dan ve Müslümandan söz edilemez. Peki o takdirde kim, kime neyi ve var olmadığına inandığı hangi değerleri tebliğ edecek?
Müslüman olduğunu söyleyen hiç kimse sözü edilen kitap ve peygamberlerden hiç birini ne reddedebilir ne de onlara karşı bir hürmetsizlik ve saygısızlıkta bulunabilir.
İnsani erdem ve faziletler manzumesi olan Kur'ân-ı Kerim'de ortak değer ve kültür birliği ile ilgili örnek şahsiyet Hz. Peygamber'e şu bilgi ve emirler verilmektedir;
Ehl-i Kitab'la aranızda müşterek değerlere sahip çıkın. Bu değerler, Allah'tan başkasına tapmamak, O'na hiçbir şeyi eş tutmamak ve Allah'ı bırakıp da kiminizin kiminizi ilahlaştırmamasıdır. Bu değerlerde buluşma çağrısını kabul etmezlerse, sizin Müslüman olduğunuzu ve bu değerlere sahip çıkacağınızı bilsinler.
Onlar, Hz. İbrahim hakkında ileri geri konuşur, kimisi onun Hıristiyan olduğunu kimisi de Yahudi olduğunu söyleyerek sahiplenmeye çalışır ve aralarında tartışır dururlar. Bilir bilmez her konuda konuşurlar. Halbuki Tevrat ve İncil Hz. İbrahim'den sonra indirilmiştir. O, ne Yahudi, ne Hıristiyan ne de Müşrik idi. O, dosdoğru ve tam bir Müslüman idi.
Ayrıca ona en yakın olan ve dostluğuna hak kazananlar da, Peygamber Muhammed (sav) ile O'na inanan kişilerdir.
Ehl-i Kitab ne yapıp edip sizi yolunuzdan alıkoymak ve saptırmak isterler. Ama farkında değiller ki kendileri yanlış yoldalar.
Ey Ehl-i Kitab! Gerçeği görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın âyetlerini inkar ediyorsunuz?
Ey Ehl-i Kitab! Neden eğriyi doğruyu birbirine karıştırıyor ve bile bile gerçekleri gizliyorsunuz?
Doğru yola dönerek, asla Müşrik olmayan Hz. İbrahim'in dinine uyunuz.
Ey Peygamber! Onlara de ki: Allah Beni dosdoğru yola, bir Allah'a inanan ve asla Müşrik olmayan Hz. İbrahim'in dinine iletti.
Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara, “Yahudi ve Hıristiyan olun ki, doğru yola eresiniz” derler. Onlara asla şirke bulaşmamış bir hanif olan Hz. İbrahim'in dinine mensup olduğunuzu ve izine uyduğunuzu söyleyin. Siz gerçekten dosdoğru yoldasınız. Bu konuda Yahudi ve Hıristiyanların sizinle tartışmasına aldırmayın.
Çok açık bir dille insanlığın ortak değer ve ortak paydası olan nübüvvet mirası konusundaki anlayış ve düşüncenizi açıklayın ve deyin ki; Biz, Allah'a, Bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.
Yahudi ve Hıristiyanların, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve ondan sonraki torunların hepsinin Yahudi ve Hıristiyan olduklarına dair iddia ve avuntularını bir yana bırakın. Allah mı daha iyi biliyor yoksa onlar mı?
Daha önce gelip geçmiş peygamberlerden hangisine Allah'tan başka tanrılar edinmeyi emretmişiz? Bir sorun, var mı böyle bir şey?
Ey Nebî! Yahudilere de ki; eğer sözünüzün eri doğru dürüst insanlarsanız, Allah katından Bana ve Musa'ya inen kitaplardan daha doğrusunu getirin de Ben ona uyayım.
Kur'ân'ı Muhammed (sav)'in uydurduğunu söyleyenler, eğer kendilerine güveniyorlarsa bütün hemfikirlerini çağırıp bir benzerini uydursalar ya!
Peygamber'e iftira edip hile peşinde koşanlar bilsinler ki; Peygamber yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na şirk koşmamak ve insanları yalnızca O'nun yoluna çağırmakla emrolunmuştur.
Daha önce yöneldiğin kıble olan Kudüs'ün değiştirilip Kâbe'ye yönlendirilmen Ehl-i Kitab için bir samimiyet ölçüsü yapıldı ve gerçekten Sana uyan uymayan ayırt edilmesi için icra edilmiştir.
Tevrat'ın indirilmesinden önce Hz. Yakup'un haram kıldıkları dışında yiyeceğin her çeşidi Yahudilere helal idi. Gerçekten dürüst iseniz söyleyin, öyle değil miydi?
Sizi gidi cahiller! Bana da yani bir peygambere de Allah'tan başkasına kulluğu mu öneriyorsunuz. Gelmiş geçmiş bütün peygamberlere vahyedilen ortak emir şudur; Yalnız Allah'a kulluk et ve yalnızca O'na şükret. Şayet O'na ortak koşarsan bütün amellerin boşa gider ve Sana yazık olur. Perişan olursun.
İslam tebliğ ve davetinin çerçevesini belirlediği asgari müşterek ve kültür birliği ile ilgili, özelde Hz. Peygamber'e, genelde herkese davranış ve ifade yükümlülüğü getiren âyetlerde Kur'ân'ın bu konuya bakışı daha net biçimde anlaşılmaktadır.
Müsamaha ve sosyal sözleşme
“Onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız.” Al-i İmran, 119
İletişim araçlarının gelişmesiyle sınırları genişleyen dünya aynı zamanda ilginç bir paradoksla özel alanları daraltmaktadır. Çevreyle münasebetlerin artması sebebiyle ortaya çıkan farklılıklar kendini hissettirmektedir. Bu farklar karşısında oluşan tavırlar, bir etki-tepki biçiminde taraflara yansımaktadır.
Farklı olmanın ortaya çıkaracağı olumsuz etki ve gerginlikleri asgariye indirebilmek ve farklılıkların daha iyi ve mükemmele ulaşmak için insan zihninde açacağı yeni ufuklara bir vesile olduğunu düşünmek, ancak kainatı kuşatan bir sevgiyle ve gönülle onlara yaklaşabilmekle mümkündür. İşte o zaman, farklılıkları yok edilmesi gereken bir bölünme ve parçalanmanın ayak sesleri gibi değil de, farklı karakter ve kabiliyette olan kişilerin hayatı algılama ve yaşama biçimleri olarak görürüz.
Zaten her yönüyle kendine özgü, tamamen birbirinden farklı olduğumuz gerçeği bir fıtrat kanunudur. Bu bilinçle bakıldığında farklılıklar değil, tam aksine tek tip ve aynılıklarımız yadırganabilir. Zira her varlık özünde tek ve yektir. O hiç kimseye benzemeyen eşi ve benzeri olmayan yüce yaratıcının harika yaratması ve eseridir. O ilahî bir nefha ve soluktur.
İnsanoğlunun tanıyıp bilmediği şeylere karşı nefreti ve vahşeti, terbiye edilmesi ve medenileştirilmesi gereken bedevi yönüdür. Peygamberler de zaten, onların mevcut bu bedevi/ ilkel yönlerini medenileştirmek için gelmişlerdir. İslam ve onun peygamberi bunun için, birçok somut söz ve davranışla insanlığa örnek olmuş ve pek çok güzel miras bırakmıştır. Kim bilir, belki de “ümmetin farklılığı ve farkları kavrayıştaki ufku ve derinliği, genişlemeye vesile ve gelişmeye elverişli bir rahmettir 3 ” anlayışı, böyle bir ufkun kazanılması ve İslamı yorumlamadaki fikri esnekliğin, ilmiye sınıfı tarafından dillendirilmiş bir ifadesidir. Farklılıklar, potansiyel suç kaynağı değil, potansiyel güç kaynağıdır. Uzlaşma ve zıtlaşma/kutuplaşma kültürel bir nüanstır. Kültür ondan çokça beslenir. Çünkü farkların beslediği düşünce dünyasından ve tecessüsten fikirler doğar ve gelişim başlar. Statükonun, aynılığın ve tek tipçiliğin monotonluğundan da olsa olsa tembellik, durağanlık, şüphe, korku ve zulüm doğar.
Ne renklerinden, ne inançlarından, ne giyim kuşamlarından, ne de kendi hür iradesiyle benimsediği kişisel tercihleri ve başka sebeplerden dolayı insanlara müdahale edilemez ve hiçbir sebeple zulüm reva görülemez. İnsan olmanın getirdiği temel haklar müdahale kabul etmez ve dokunulmazdır.
Hz. Peygamber'in devr-i saadetinde, adalete dayalı hukuk zemininde herkesin kendini istediği gibi tanımladığı bir sosyal sözleşme ve herkesin güven duyduğu bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Fikri örgüsünü Kur'ân'ın belirlediği bir sosyal oluşum herkes gibi peygamberi de sorumlu tutmaktaydı. Kimsenin zorla değiştirilmesine müsaade etmeyen bir sosyo-politik ve sosyo-kültürel doku teşekkül ettirilmişti. Dokunulmazlıkların olmadığı bir mesuliyetle herkesin uymak zorunda olduğu bir doku…
Gönderiliş hikmeti, insanlığa merhamet olan bir peygamberin, engin müsamahasına verilecek pek çok örnek vardır. Ancak onu yine en güzel tavsif eden ve tanımlayan Yüce Yaratıcının şu ezelî ve ebedî beyanıdır: “Bu Kitab'a inanmazlarsa ve bu yüzden helâk olurlarsa, arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin. Kehf,6”, “Resûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın! Şuara,3” Hz. Peygamber yaşadığı dönemler itibariyle Yahudi, Hıristiyan ve diğer inanç mensuplarıyla sosyal münasebetler açısından insanlığa pek çok erdem öğretmiştir.
Dünyada farklı dinlerin ve mensuplarının hiçbir asimilasyon gayesi/ politikası gütmeden ahenk ve uyumla bir arada yaşadığına dair tarihi örnekler aranırsa, İslam'ın ve Müslümanların hakimiyetinin olduğu bölgelerden başka bir yer bulunamayacaktır. Bu anlamda İslam'ın farklı düşünce ve inançlara hiçbir tehdit ve tehlike gerekçesi üretmeden asimilasyon niyeti asla gözetmeden, sonuna kadar “diğer/ başkası” tanımı yapması, ona faklılıkların çoğaldığı dünyada ciddi bir şans tanımaktadır.
İnsani erdem ve faziletler manzumesi olan Kur'ân-ı Kerim'de hoşgörü, uzlaşma ve sosyal sözleşme ile ilgili, örnek şahsiyet Hz. Peygamber'e şu bilgi ve emirler verilmektedir;
Müminler, kıyamet ve dirilişe inanmayanları bağışlasınlar. Zira Allah herkesi yaptığına göre cezalandıracaktır. İyi iş yapanın faydası kendine, kötü iş yapanın zararı da yine kendinedir. Herkes Allah'a döndürülecek ve yaptıklarının hesabını verecektir.
Yahudi ve Hıristiyanlara, Allah'a teslim olup olmadıklarını sor. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer reddederlerse, sana düşen sadece ve sadece tebliğ edip duyurmaktır. Allah her şeyi görüp bilmektedir.
Onları aranızdaki ortak değer ve asgari müşterekleriniz olan değerlere sahip çıkmaya çağır; Allah'tan başkasına tapmayın, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, kiminiz kiminizi ilahlaştırmasın. Eğer kabul etmezlerse o takdirde ısrar edip tartışmayın. Siz, Müslüman olduğunuzu ve bu değerlere tek başınıza da olsanız sahip çıkacağınızı söyleyin.
Ehl-i Kitab'ın sizinle Hz. İbrahim'in Yahudi ve Hıristiyan olduğuna dair tartışmasına aldırmayın. Bu konuda sizinle neden tartışırlar ki? Tevrat ve İncil ondan sonra indirildi. Öyle olunca nasıl olup ta Hz. İbrahim, Yahudi ya da Hıristiyan oluyor ki? İşte bunlar böyle! Hadi bildikleri konularda tartışmaya giriyorlar neyse? Bilmedikleri konularda da aynı şeyi yapıyorlar. Allah en iyi bilir. İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan ne de Müşrikti. O, tam anlamıyla, dosdoğru bir Müslümandı.
Hem dikkat edin, Ehl-i Kitab'ın bazıları sizi yolunuzdan alıkoymak ve sizi sapkınlığa götürmek ister. Ancak onlar sadece kendilerini şaşkınlığa götürürler de farkına bile varmazlar.
Ey Ehl-i Kitab! Bildiğiniz halde niçin Allah'ın âyetlerini inkar ediyor, eğriyi doğruya karıştırıyor ve bile bile gerçekleri gizliyorsunuz?
Ey Peygamber! Eğer Ehl-i Kitab barıştan yana olursa Sen de savaştan uzak dur. Barıştan yana ol!
Yahudileri Allah'a verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyle lanetledik ve kalplerini kaskatı eyledik. Onlar kitaplarını tahrif ve tağyir ederler. Pek azı hariç, onlardan daima ihanet görürsün. Ancak Sen yine de onları bağışla! İhanetlerine aldırış etme! Allah iyilik edenleri sever.
Münafıklarla, Yahudilerin küfür içinde koşuşturmaları Seni üzmesin! Onlar belli ki, hep yalana kulak verirler ve durmadan haram yerler. Yalan haber yayarlar. Ancak Sen onlar arasında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adaletle davrananları sever.
Kim sapıklıkta ise merhameti çok olan Allah ona mühlet versin! Belki doğru yola erer. Ancak zamanı geldiğinde, azabı gördüklerinde kimin kötü durumda olduğu ortaya çıkacak ve herkes makam ve mevkiini öğrenecektir.
İslam tebliğ ve davetinin çerçevesini belirlediği hoşgörü, uzlaşma ve sosyal sözleşme ile ilgili, özelde Hz. Peygamber'e, genelde herkese davranış ve ifade yükümlülüğü getiren âyetlerin meallerini okuyucuların dikkat ve anlayışına sunuyorum.
Taraf olma ve sosyo-kültürel çevre
“Nasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma   gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri buna karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Tevbe, 8)
“Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların ta kendileridir.” (Tevbe, 10)
“İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ' Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.' Şu kadar var ki, İbrahim babasına: 'Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez.' demişti. Müminler daima şöyle dediler: 'Rabbimiz! Ancak Sana dayandık, Sana yöneldik; dönüş de ancak Sanadır.' ” (Mümtehine, 4)
İçinde bulunulan -dar ve geniş anlamda- çevreyi doğru algılamak, yorumlamak, o çevrede yaşayanların sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, sosyo-politik ve psiko-sosyal açıdan doğru tanımlarını yapmakla ancak mümkün olabilir. O takdirde aynı çevreyi paylaşan insanlar birbirleriyle diyalog kurabilir, geliştirebilir ve birbirlerine olan mesafelerini belirler ve bilinçli bir zeminde münasebetlerini medeni ilişkiler atmosferinde devam ettirebilirler.
“Diğer”in kendini emniyette hissettiği ortamlar, karşılıklı farklı olanların birbirlerine olan mesafelerini ve konumlarını açık, net ve riyasız bir şekilde belirlemelerine imkan sağlar. İki yüzlülükten uzak, medeni, kendine güvenen, şahsiyet sahibi fertler de böylesi mümbit toplumlarda yetişir. Bu toplumlarda yetişen insanların beyanları anlamlıdır. Kendini rahatça tanımlayamayan ve ifade edemeyen kişilerin ne kendi davranışları ne de başkalarının onlara tavrı gerçekçi bir düzlemde gelişemez. Zira dış dünyaya yansıyan bu davranışların ne kadarı onların hür iradelerinin ürünü ve kendi tercihleridir, ne kadarı içinde bulunduğu şartların dayatmalarıdır, bilinemez.
Ana hatlarıyla ifade etmek gerekirse Hz. Peygamber'in getirdiği mesajın omurgası, insanın hür iradesiyle fikrini, düşüncesini, inancını ilan etmek suretiyle, kendi öz benliğinin ortaya çıkarılması üzerine oturtulmuş değerler sistemidir. Onun söylediği ilk sözle son sözün muhtevası, ortaya koyması istenen ilk tavırla son tavır aynı kalmış özetle, özü-sözü bir, ilk ve son sözü hep aynı olmuştur. İlk davranış oku emri 4 , diriliş ve aksiyon terennüm ederken, son davranış 5, ölüm, dönüş ve muhasebeyi fısıldamaktadır. İlk sözel emir 6, kendi kimliğini açıkça beyan etmeyi ve başkalarının dayatmasına boyun eğmemeyi haykırırken, son emir 7de her şeyin Rabbi olan Allah'a güvenmeyi ve O'ndan başkasına iltifat etmemeyi baş tacı edip öğütlemektedir.
Yerini ve konumunu bu kadar kesin ve keskin belirleyen bir anlayış, inanç ve düşünce önderinden eğilip bükülme beklenemez. Ancak insan kimliği ve haysiyetine bu kadar vurgu yapan önder ve örnek şahıstan hoşgörü ve müsamaha beklenir.
Savaşı da barışı da bu zeminde meşru ve mubah hatta kutsal saymaktadır. Savaşı savaş gibi, barışı da barış gibidir. Herkese engin rahmetin kapılarını açan, barış ve mutluluk getiren Nebî, aynı zamanda bir savaş peygamberidir 8. Zira herkes nasihatten anlamaz. İyi söz, kötüleri adam etmeye yetmez.
Ne gereksiz yere savaş çığırtkanlığı, ne de dünyayı yıkıp yakarken barış nutukları atmak riyakârlığına düşülmemelidir. O Nebî açıkça; “Savaşı arzu edip düşmanla karşılaşmayı isteyip temenni etmeyiniz. Ama şartlar gerektirip de karşılaştığınız zaman, adam gibi savaşın. Arkanızı dönüp sakın kaçmayın.9” buyurarak savaş konusundaki tavrını belirlemiştir.
Hz. Peygamber, bütün insanlığı kucaklamaya çalışırken unutulmamalıdır ki, O bir taraftır. Kendi inanç ve düşüncesinin adamı ve adaletin tarafıdır. Hep adaletten, masum ve mağdurlardan yana taraf olmuştur. Zira Yüce Yaratan onları haktan, adaletten yana olmak için görevlendirdiğini, “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.” (Yunus, 47) hitabıyla beyan etmiştir. Hz. Peygamber de; “Zayıf ve güçsüzlerin eğilip bükülmeden, itilip kakılmadan hakkını alamadığı bir toplum huzur bulmaz/ bulmasın! 10” demek suretiyle yerini ve tarafını açıkça ortaya koymuştur.
İnsani erdem ve faziletler manzumesi olan Kur'ân-ı Kerim'de taraf olma ve sosyo-kültürel çevre ile ilgili, örnek şahsiyet Hz. Peygamber'e şu bilgi ve emirler verilmektedir;
Sana inmesini pek de ummadığın bu kitap Rabbinin bir rahmetidir. Sakın kafirlerin yanında yer alıp onlara arka çıkma!
Barış imzaladığın bir toplumun ihanet ve antlaşmaya muhalefetinden çekinir korkarsan, Sen de onlara antlaşmayı iptal ettiğini bildir. Allah hainleri sevmez.
Eğer düşmanların barıştan yana tavır alırlarsa, Sen de barışçı ol!
Pek azı hariç, Yahudilerden daima bir ihanet görürsün. Ama yine de adaletten şaşma!
İnsanlar arsında adaletle hükmedesin diye Sana Kitab'ı indirdik. Hainlerden taraf olma! Ayrıca hıyanet edenleri savunma!
O kafir ve münafıkları gördüğünde, görünüşleri hoşuna gider. Onları bir adam sanırsın, konuşunca da sözlerini dinlersin. Onlar, ruhsuz kalaslar gibidir. Yürekleri korku dolu, her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Gerçekte onlar düşmandır. Kendini onlara karşı koru. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu kadar insafsız ve ödlek olabiliyorlar.
Sana karşı her türlü entrika ve düşmanlığı reva gören kafir ve münafıklara karşı mücadele et ve onlara karşı aynı sertlikle mukabele et! Onların yeri cehennemdir.
Ey Peygamber! Savaş kaçınılmaz olduğunda müminleri savaşa teşvik et. Savaştan kaçmasın ve çekinmesinler. Bilesiniz ki, kararlı ve sabırlı yirmi kişi onlardan iki yüz kişiye, yüz kişi onlardan bin kişiye bedeldir ve galip gelir.
Allah yolunda savaş ki, kafirlerin gücü ve şevki kırılsın. Onlara sakın boyun eğme. Eziyetlerine aldırma.
Din ve inançlarını laubali ve la kaydi biçimde oyun ve oyuncak edinenleri bir tarafa at.
Bir başka gerçekte şudur ki, dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanları asla memnun edemezsin. Doğru yol Allah'ın Sana indirdiğidir. Bütün bunlardan sonra onların arzularına uyacak olursan hiçbir dost ve yardımcın kalmaz.
Sana bu Kitab'ı Allah'ın izni ve müsaadesiyle bir hidayet rehberi olarak getiren Cebrail'dir. Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa bilsin ki, Allah ta kafirlerin düşmanıdır.
Yahudi Hıristiyanlara de ki, “Allah bizim de sizin de Rabbiniz olduğuna göre niçin bizimle tartışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımızın hesabı bize, sizin yaptıklarınızın hesabı da size aittir.”
Ey İman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülen sözlerinden bellidir. Kalplerinde sakladıkları düşmanlıkları ise daha da büyüktür.
Siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız. Onlar ise, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar; kinlerinden kahrolup gebersinler!
Ey İman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü, şefkatli, kafirlere karşı onurlu bir toplum getirecektir. Onlar, Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınamaya da aldırmazlar. Sizin dostlarınız ancak, Allah'tır, Rasûlü'dür, müminlerdir. Kim Allah'ı, Rasûlü'nü ve müminleri dost edinirse bilsin ki, üstün gelecekler onlardır.
Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizle alay edenleri ve kafirleri dost edinmeyin! Namaza çağırdığınız zaman onu da alay konusu yaparlar. Bu, onların düşüncesizliklerinden kaynaklanmaktadır.
Ehli Kitab'a de ki: Yalnızca Allah'a, Bize indirilene ve daha önce indirilene inandığımız için mi Bizden hoşlanmıyorsunuz?
Allah ve Rasûlü'nden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz Müşriklere, bir ihtar ve ültimatom! Ey Müşrikler! Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. İyi bilin ki, Allah kafirleri rezil ve perişan edecektir. “Allah ve Rasûlü'nün Müşriklerle hiçbir ilgisi yoktur.”
Ey Muhammed! O kafirlere elem verici bir azabı müjdele! Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız Müşriklerden, antlaşma şartlarına uyanlar ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye destek vermeyenler, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Allah haksızlıktan sakınanları sever. Haram aylar çıkınca, Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; Onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse, onları serbest bırakın.
Eğer Müşriklerden biri Senden aman dilerse, Allah'ın kelamını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver; sonra Müslüman olmazsa onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. İşte bu müsamaha, onların, bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.
Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında Müşriklerin, Allah ve Rasûlü yanında nasıl muteber bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah ahdine sadık olanları sever. Nasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onların dışı başka içi başkadır.
Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar, ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırgandırlar. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, onlar da kardeşlerinizdir. Eğer antlaşmalarından sonra sözlerinden döner ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. Onlara karşı savaşırsanız belki küfre son verirler.
Ey müminler! Verdikleri sözü bozan, Peygamber'i yurdundan çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten mümin iseniz, bilin ki Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır.
Kaynak: Prof. Dr. Ali Akyüz’ün sonpeygamber.info web sitesinde yayımlanan “Beşer ve Peygamber Olarak Kur'ân'da Hz. Muhammed (SAV)” makalesinden derlenmiştir (Erişim tarihi: 14/04/2010).



2011-04-16

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir